16.01.2021 - Malatya Şehir Portalı & Firma Rehberi
Malatya Portal ~ Firma Rehberi

Ahirete İman Niçin ve Nasıl?

Ahirete İman Niçin ve Nasıl?

Ötede! Dışımızda! Uzaklarda! Geçmişte!.. Ya da daha sonradan… Herşeyi öteye atma, dışımızda arama şartlanmamız yüzünden, “yaşamı” dahi dışımızda sanıyoruz!.. Uzaklara atıp, “peygamber” varsaymışız! Öteye atıp, “tanrı” edinmişiz; ardından yönelimlerimizin ötedekine gittiğini sanmışız. Bunlardan kurtulduğumuzu sanıp, “dışsal”ımızdan kurtulamamışız. “Haram”ı dışımızdaki nesne sanıp, “içimizdeki arzu” olduğunu anlamamışız! Ahıreti, ötede, uzaklarda, daha sonra başlayacak bir yaşam gibi kurgulayıp, “bilincimizin sonsuz yaşam özelliğine” işaret edildiğini farkedememişiz. Gaybı, ötemizdeki bilinemez sanıp, herşeyimizin “kendi gaybımızdan” geldiğini anlayamamışız… 

  Oysa Kur’ân, “bil-lahi”, bil-gaybi”, bil-ahıreti”, bil-yevmilahıri” gibi vurgular ile hep bu kavramlarla “kendi gerçeğimize” dönmemiz için uyarır bizi! Bir “öte dünyada” yaşam var mı, yok mu tartışması yaparız! Düşünmeyiz, şu anda beden miyiz, yoksa bilinç mi? “Bil-ahireti” ile, öldükten bir zaman sonra yeniden dirilmekle başlayacak olan yeni bir yaşama mı, yoksa “kendi bilincimizin sonsuz yaşamına” mı işaret edilmektedir?.. Bugün batıda ve doğuda sayısız insan var (Müslümanlar da dahil), bir gün gelip öte dünyada dirileceğini(!) ve yeniden yaşamaya başlayacağını uman… Sayısız entelektüel, düşünür insan var; bilgi sahibi, çevrelerine faydalı, iyi insanlar olarak yaşamayı hedef edinmiş. Ama bilmiyorlar, düşünemiyor, anlayamıyorlar, “iman” olmadan cennete girilemeyeceğini! “İman” cennete geçmek için zorunlu, olmazsa olmaz şarttır! Kur’ân-ı Kerim’in kesin hükmü “imanı olmayanın (şirk koşanın) cehennemden asla çıkamayacağı”dır.

“İnnallahe la yağfiru en yüşrake bihî; ve yağfiru mâ dûne zâlike limen yeşâ” (Nisa: 48)”

–ALLAH, kesinlikle kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz!. Fakat bunun dışındakileri dilediği için bağışlar. Allah Rasûlü Muhammed (aleyhisselâm)’ın açıkladığı “ahırete iman”ın, “ölüp yokolup, bir zaman sonra topraktan yeniden dirileceğini” varsaymakla ilgisi yoktur! Bu tür kurgular, gökteki tanrının iki elini uzatıp dünya yüzünde çamurdan insan yarattığını varsayanların düşleridir. Ahırete iman, “ölüm”ün bir “yokoluş” olmayıp sadece bir “geçiş” olduğunu, dolayısıyla “yaşamın sonsuzluğunu ve kesintisiz devam edişini” kabul etmektir temel olarak. “Yaşamın sonsuzluğuna” inanmayanın, ölüp, sonradan yeniden dirileceği beklenti ve zannı içerisinde olanın “ahıret inancı” dediği şey, –kendini ne kadar inançlı sayarsa saysın– safî bir “ezberin tekrarıdır” ve gerçeklerden çok uzaktır.

Neden?.. Çünkü, “ahırete iman”, sonraki bir yaşamı ummak(!) değildir! “Ahırete iman”, evvela kişinin kendisinin “et-kemik bir beden”den ibaret değil, aslen “bilinç”ten meydana gelmiş bir varlık olduğunu kabul etmesidir, ki bunun sonuncunda da “bilinci” için “yokoluş” anlamında bir “ölüm” olmadığını farkedebilsin! Kur’an’ın bu yöndeki şu önemli uyarısı çok iyi değerlendirilmelidir: “Ve minen nâsi men yekulû âmenna billâhi ve bil yevmil âhıri ve mâ hüm bimü’miniyn.” (Bakara: 8) “İnsanlardan bazıları da vardır ki, b sırrıyla iman etmedikleri halde, “Allah’a ve ahıret gününe” inandık derler.” “Ahıret”in, varlığımızın aslının “bilinç” olduğunun bir sonucu olduğu; ahırete “iman”ın bu gerçeğimizi kabul edip, farkedip, bizzat yaşamamız olduğu konusu Kur’ân-ı Kerim’de “bil-ahireti hüm yukinûn” (onlar b sırrıyla ahırete ikan halindedirler) vurgusuyla açıkça ortaya konur.

“Velleziyne yu’minune bimâ ünzile ileyke ve mâ ünzile min kablik ve bilahireti hüm yukinûn (Bakara: 4) –Ve onlar, sana inzal olunana da senden önce inzal olunana da iman ederler; ve onlar ahırete de (bil-ahıreti –kendi gerçekleri olarak yaşamın devamlılığına) ikan halindedirler (bunu bizzat yaşarlar). “Bil-ahıreti” vurgusu ile (tıpkı “amentü bil-lahi”de olduğu gibi), b sırrıyla, ahıretin (yaşamın devamlılığının) “kendi gerçeğimiz” olduğuna işaret vardır. Keza, “bil yevmil âhıri”nde “b sırrıyla (kendi varlığımızın sonsuzluğu dolayısıyla) ahir güne (ölümötesine)” iman vurgusu yeralır. Amentü’de “vel ba’sü badel mevt”teki “mefta oluşla birlikte yaşamın devam edeceğine” iman, bu idrak ve kabulün sonucudur.

Dolayısıyla “ahıret”, kendi gerçeğimiz olarak yaşamın sonsuzluğudur; ölüp yokolup sonradan dirilmekle başlayacak bir kurgu yaşam değil! Ahırete “iman”, varlığımızın aslının “bilinç” olduğunu kabul etmemizin tabii sonucu olduğu için, kendi varlığının “bilinç” olduğuna inanmayan kimse, varlığının “et-kemik beden”den ibaret olduğu zannı yüzünden, “ahıret” gerçeğini inkâr halindedir ya da örtmektedir! Daha açıkçası, kendini “madde bedenden ibaret” kabul etmek, hakikatine küfürdür. Zira, hakikatin, sonsuz mânâlara, yani “kozmik bilince” ve dahi Esmâ mertebesine dayanır. Ahıreti inkâr, kendi hakikatini, yani varlığının aslı olan Esmâ mertebesini ve dolayısıyla varedenini inkârdır.

İşte bu sebeple, ahırete iman etmeyen kişinin tüm düşünce ve eylemleri dünya yaşamıyla sınırlı bedensel düzeyde kalır! Öte yandan, madde ötesi gerçeğinin farkında olan birey için ise yaşam, varlığının hakikati olan esmâyı müşahadeye yönelerek, sonsuza dek yaşayacak olan “bilincine” hak ettiği formasyonu kazandırma yolculuğu olur. Hakikatine imanı olmayanın, varoluş sistem ve kademelerini anlamayanın, ahırete imanı ancak taklidi kabul yollu olur. Kendisinin “madde” değil, “bilinç” olduğu gerçeğini kavrayabilen insan, yaşamını, sonsuza kadar varlığını teşkil edecek olan bilincinin değerlerine göre düzenlemeyi amaç edinir doğal olarak; dünyada bırakıp gideceği bedene göre değil!.. Ölümü bir “yokoluş” gibi varsaymak, ya da ölüp yokolup, daha sonradan bir vakit dirileceğini ummak, kendini madde beden zannetmekten kaynaklanır. Ki bu tür inanışlar Rasûlullah (aleyhisselâm)’ın öğretisiyle bağdaşmayan zanlardır! Neden?.. Şimdi bunun açıklamasını yapalım kalem elverdiğince… Günümüzde “aynı” gerçeklerin farklı dillendirilişi gibi görünen çeşitli öğretiler gittikçe artmakta ve hatta bunların birbirlerinden ayırt edilmesi de gün geçtikçe zorlaşmaktadır birçokları için.

Oysa, yukarıda üzerinde durduğumuz analizi yapabilen için, bunları birbirinden kolaylıkla ayırt etmek mümkündür. Önce bu ayırt edişin önemine değinelim. Zira, bu ayrımı yapamayanlar, Deccal’in aldatmacalarına kanmak tehlikesiyle yüzyüze kalacaklardır… Kişi, ya kendisinin bir bilinç olduğundan hareketle ahıret inancına sahiptir; yaşamını ve düşüncelerini buna göre değerlendirir, ya da kendisinin maddeden ibaret bir beden olduğu varsayımıyla, hakikatinin sonsuzluğuna ve ölüm ötesi yaşama (ahırete) inanmadan yaşamını dünyada bırakıp gideceği şeyler üzerine düzenler. Oysa ölüm ötesi saadete erebilmesi için neler yapması ve bunları nasıl yapması gerektiği, insan için bilinmesi zorunlu ve en önemli gerçektir. Kişinin yaşam biçiminin, düşünce ve eylemlerinin ve bunlara ışık tutan öğretinin, ölüm ötesi yaşam gerçeğine (ahıret inancına) dayalı olması bu bakımdan en hassas ve önemli noktadır!

Zira, sonsuz biçimde devam edecek yaşamında insan, Dünya’da beyne sahipken neleri nasıl kazanabileceğini bilir ve uygularsa, ahıreti de o düzeyde mamur olur. Dünyanın farklı yerlerinde, çok değişik anlayışlara sahip toplumlarda bugün artık birçok platformda, insanların, iyilikleri, güzellikleri, hoşlukları, mutlulukları paylaşmasının, pozitif düşünmesinin, pozitif davranmasının birer erdem olduğundan ve bunların değerinden bahsedilmekte, ayrıca bunları uygulamanın kazandırdığı güzel sonuçlar değişik yollardan dile getirilmektedir. Hatta birçok topluluk veya birey günlük hayatlarını bu öğretilere uygun biçimde yaşamaya çalışmaktadırlar… Meselâ, birisinin sevinçli, mutlu bir olayı olduğu zaman onunla paylaşıyorlar o sevinci, mutluluğu. Pozitif düşünüyor, pozitif tutumlar ortaya koyuyorlar. Düşünceleriyle yaşamlarını bağdaştırıyorlar. Hatta bu kişiler cennet ve cehennem tasvirleri yapabiliyorlar, maneviyat ehlinin üzerinde durduğu birçok inceliğe açıklama getirebiliyorlar. Cehennemi, kişinin kendi nefsi için çalışmasının karşılığı olarak, cenneti ise karşısındakiler için birşeyler yapabilmenin mutluluğu olarak tarif edebiliyorlar ve ellerinden geldiği kadar da bu bilgilerini günlük hayatlarında uyguluyorlar. Seviyorlar, seviliyorlar, iyi ve faydalı işler yapıyorlar, yardım ediyor, mutlu oluyor ve çevrelerini de sevindiriyorlar…

Günümüzde, bu anlayışa sahip sayısız iyi ahlâklı, hayatından memnun, yardımsever, hayırsever insan var, topluluklar var… Bununla birlikte, böylesi yaşantıda olan kişilerin yaptıklarının, ölümötesi yaşamda, evrenin özünde işleyen sistem indinde bir hükmü olmayabiliyor! Ortaya koyduklarının sistem boyutunda bir getirisi, bilinç düzeyinde bir izi, etkisi, değeri olmayabiliyor… Tıpkı “The Secret”ta açıklandığı türden sistemde işleyen bir kuralı veya birçok doğa kanununu çözmüşler ve fakat çözdükleri o hükümleri sadece “dünya hayatıyla sınırlı” getiriler için uyguluyorlar! İşte bunun nedeni “ahıret bilinci”nde, yani “ahırete iman”da gizli! Çünkü, “ahırete imanı ve ahıret bilinci” olmayan kişiler, kendilerinin sonsuz yaşama sahip “bilinç” olduklarını kabul etmemelerinden dolayı, madde bedenden ibaret varlıklar oldukları zannıyla hareket ederler ve dolayısıyla tüm işlevlerini de bu varsayımları üzerine bina ederler. Bunun sonucunda da, o paylaşım, o mutluluk, hatta hayırseverlik ve yardımseverlik türünden davranışlarla ortaya koydukları “iyi insan olma”, beş duyu düzeyinde, beden düzeyinde kalır ve çoğunlukla karşılığını da dünyada bulur. Buradaki incelik şudur: Kendi hakikatine, dolayısıyla ahırete “iman”ın olmaması, dünyada yaşananların neticesinin ölümötesi yaşamda ne şekilde görüleceğinin farkında olunmaması yanısıra, bütün o yaşananların tamamen beş duyu düzeyinde, bedensel davranış ve tutum düzeyinde kalması, yaşamın içselleştirilememesi, asıl kişiliklerine, bilinçlerine nüfuz etmemesi sonucunu getirir! Çünkü “ahıret bilinci” demek, kişinin “bilinç” dünyasının o değerlere göre şekillenmesi demektir.

Oysa ahırete iman olmayınca, kişinin kendini “sonsuz devam eden yaşama sahip bilinç” olarak kabul hali olmadığından dolayı, tüm yaptıkları, kendini madde bedenden ibaret varsaydığı için sadece dünyalık düzeyinde kalır. Bunun bir başka açıklaması da, ne kadar iyi ve güzel davranış ve tutumlar ortaya koyarsa koysun, kişinin yaşamının yalnızca bedensel ilişkiler düzleminde, yani “dışsal bağlar ve bağlantılar” içinde geçmesidir! Oysa, insanı ebedi saadete erdiren güçler kendi özünde bulup yaşayacağı, “içselliğinde” gizli güçlerdir. Bunlara yönelememesi durumunda da elbette kendisinden açığa çıkmayan bilincine ait değerleri, yani “içsel hakikati” fark edemez, yaşayamaz!.. Hakikatini yaşayamayınca, istediği dışsal şeylere sahip olmayı amaç edinir, onlara sahip olunca (ve de sahiplik duygusuyla dağıtınca) sevinir, mutlu olur, fakat sahip olduğunu sandığı herşeyi sonunda kaybedeceği için de dışsal bağları ve bağlantıları kadar sıkıntı ve azaba düşer! Bel tü’sirun elhayat eddünya –Ne çare siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Vel’ahıretü hayrün ve ebkâ –Oysa, ahıret daha hayırlı ve bakidir. (87: 16-17)

Sonuçta, kendini madde beden kabul ederek madde dünyasında ortaya koyduğu davranışları, tutumları, iyilikleri, ahlâkı, velhasıl tüm Dünya’daki yaşantısı, ahıret bilinci olmadığı için, kişiliğinin, karakterinin ve yaşantısının bu dünya değerlerine göre şekillenmesini sağlar, bilincine malolmaz (ahıretine kazanç sağlamaz)! Yaşadıkları dışsal bağ ve bağlantılarını güçlendirir; buna karşılık, “içselliğinde” gizli güçlere yönelemez. (Hatta ve hatta “iman” bilgisi, yani neye nasıl iman etmesi gerektiği konusunun “bilgisi” dahi sonuçları ve getirisi yaşanmadığı sürece bilince malolmaz.) Ama eğer ahırete iman varsa, yani kendi varlığının bilinç olduğu gerçeğinden hareket etmekteyse, o zaman hakikatinin farkında olarak, düşünce ve uygulamaları ile içselliğinde” gizli güçlere, evrensel kuvvelere yönelir, “bilinci” melekeler kazanır, bilinci yaşadıklarının değerine göre formasyon kazanır, kendinde bulduğu mânâlar ve kuvvelerle zenginleşir. Diğer bir değişle, o güzellikleri, mutlulukları paylaşmak, iyilik yapmak, hayırsever, yardımsever olmak dediğimiz şeyler, şayet ahırete “iman” varsa, “bilincin haline” ve “melekelerine” dönüşür; o hal ile hallenmiş olur bilinç, o mânâlarla ahlâklanmış olur; hulku, halk oluş, varoluş, işleyiş biçimi öyle olur…

Özündeki Allah’a ait özelliklere yönelir ve o özelliklerin varlığından ortaya konuşunu müşahede eder… Yok eğer ahırete “iman” yoksa, bu kez, o bildikleri ve uyguladıkları, dünyadaki kişiliğini, dünyadaki karakterini, tutum ve davranışlarıyla dünyadaki yaşamını şekillendiren bir unsur olarak kalmış olur ve zaten bunların karşılığını da dünyadaki bağları düzeyinde ziyadesiyle alır! Çünkü, varlığının “madde bedenden ibaret” olduğunu zannıyla hareket ettiği sürece kendi hakikatini inkâr etmekte, dolayısıyla yaşadıklarının, bilincine nüfuzuna, bilincine dönük kazanımlarına kendisi “mâni olmaktadır”. “İçselliğinde” gizli, sistemin ana kuvvelerine şahit olamamakta, bu gerçeği görmeye kör kalmaktadır. Burada, “şirkin bağışlanmaması” diye işaret edilen gerçeğin, şirk koşanın, “ötesinde bir tanrıdan karşılık gelmesini beklemesi sebebiyle, kendi varlığındaki ALLAH’a ait kuvveleri değerlendirmeye mâni oluşu” şeklindeki işleyiş mekanizmasını hatırlayalım!

Zira Kur’ân-ı Kerim’in kesin hükmü “imanı olmayanın (şirk koşanın) asla cennete giremeyeceği”dir; yani varlığında, Allah’a ait özellikleri yaşadığının farkına varamayacağı ve buna şehadetin getirisine kendisinin mâni olacağıdır. “İnnAllahe la yağfiru en yüşreke bi-hi ve yağfiru ma dune zâlike limen yeşa ve men yüşrik billahi fekadiftera ismen azîyma.” Muhakkak ki Allah (b gerçeğince) kendisine şirk koşulmasını (şakiliği) bağışlamaz, ondan başkasını dilediği kimseler için bağışlar. Kim Allah’a (b gerçeğince) şirk koşarsa (yanısıra bir varlık kabul ederse, ortak tutarsa), gerçekten büyük bir iftira etmiş olur. (Nisa: 48) Elbette insan için değerli olan, yaptıklarıyla “ahıretini kazanması” ve “ebedi yaşamını imar edebilmesi”; dünya yaşantısını şekillendirmekle kayıtlı kalmamasıdır. Zira, dünyada şöyle veya böyle ahlâklı olmak, iyi olmak, hayırsever olmak, vs. cennete erdirmez! Bu hususu açıkladıktan sonra, şimdi gelelim konunun asıl can alıcı yanına; ahırete imanın işareti, getirisi ve sonucunun ne olduğuna…

Kendisini madde beden değil, bilinç olduğuna iman eden kişi, ebedi yaşamını nasıl düzenlemek istiyorsa ona göre ahlâk edinmeyi amaç edinir, dedik. Hakikaten bu evrensel sistemde işleyen ilahi kanunları çözer, bu işleyişin ebedi yaşamındaki önemini fark ederse, bu aynı zamanda onda kendi varlığının hakikatine ulaşması açılımını yapar. O vakit der ki, beden olarak kendimi aynada görüyorum ve tanıyorum, fakat “bilinç” olarak ben neyim? Nasıl bir varlığım? Özelliklerim nelerdir, bunlar nerede biter? Benimle bu algıladıklarım arasında nasıl bir ilinti var? Bildiklerimin ötesinde ne tür özellikleri, güçleri, hangi kemalâtı ortaya koyabilirim? Bu arada, kendi varlığının hakikatini anlamaya, farketmeye, –bir tanrının hakikatini değil– “ALLAH” ismiyle işaret edilenin kendi varlığının hakikati olduğunu anlamaya, gereğini yaşamaya yöneldiği zaman da “Rasûlullah” kavramının –”peygamber”in değil– bilincine varır ve Allah Rasûlü’ne imanlı bakış ondan açığa çıkmaya başlar. Daha açıkçası, “Hakikat-i Muhammedî” olarak işaret edilenin, evrensel bilinci meydana çıkaranın ve tüm evrensel mânâların orijininin “Esmâ mertebesi” denen hakikat olduğuna ve bu “Esmâ mertebesinin” insanın hakikati olduğuna iman eder. Kendi “hakikatinin”, tüm varlık suretlerinde açığa çıkan (irsal olan) Esmâ mertebesi’nden başka bir şey olmadığını, dolayısıyla, o özelliklerin kendi varlığını oluşturduğunu ve de o özelliklerin melekî yapı olarak varlığında açığa çıktığını ve sonsuz biçimde çıkabileceğini farkeder.

Bu farkedişleri düzeyinde de “bilincine” hak ettiği formasyonu kazandırma sürecine girmiş olur. İşte o zaman bilinç, kendisindeki potansiyelin açığa çıkışını kemâliyle gözlemleyebileceği, ayna nöronları sayesinde kendisine “özenebileceği” bir model arar! Kendinde var olup da yaşayamadığını görmesi suretiyle kendisine aşkı yaşatabilecek, gönlünde yer edecek, haliyle hallenebileceği bir mahâl arar. Eğer varoluş amacı, özünde (içselliğinde) gizli sonsuzluğu yaşamak ve o kuvveleri açığa çıkartarak cennet denen gerçekliğe ulaşmaksa, işte o aşamada, yaratılış amacına hizmet vermekte olan “Rasûlullah”a yönelir –ölmüş peygambere değil– ve böylece O’nun uzanan eline, şefaatine nail olur. Çünkü insanlara, vahye dayalı bir şekilde hakikatlerini açıklayan ve hakikatlerinin “ALLAH” adıyla işaret edilenin Esmâ mertebesi olduğuna “iman” etmelerini teklif eden “Allah Rasûlü”, bunun gereğini yaşamak üzere varolanların talebine ayna olur. Kendisini et-kemik bir bedenden ibaret zanneden ise, varlığın her zerresi olarak kendi mânâlarıyla açığa çıkmakta olanın ete-kemiğe bürünüp Muhammedî sûretle seslenişine ve “b sırrıyla iman edin Allah’a ve Rasûlüne” hitabına anlam veremez! Değerlendirmeleri, beş duyu algısından öteye geçemediği için irsal oluşu “elçilik, peygamberlik” sanır, “kişi peygamber” ile bloke olup, yöneldiğinin kendi hakikati olduğundan perdelenir.

Âlemlerdeki rahmet açığa çıkışına şahit olup da kendisine uzanan yardım eline nâil olamaz. Sonuçta, Allah Rasûlü’nün dillendirip açıkladığı “ALLAH” ismiyle işaret edileni anlamak yerine, ya bu ismi hayalinde tasavvur ettiği tanrısına verir, ya da ateist olur! Kendi özündeki sınırsız, sonsuz mânâ okyanusunun farkına varan birim, Rasûlullah (aleyhisselâm)’a ve dolayısıyla varlığının hakikatinin “Esmâ mertebesi” olduğuna “iman” ederse, dışsallıkla kayıt altına girmez; dış dünyaya sahiplik ve bağımlılık ile kendini sınırlamaz; böylece kaybetme korkusu da olmaz! “Onlar için ne korku söz konusudur, ne de hüzün!” Ela inne evliyaullahi la havfün aleyhim ve la hüm yahzenun. (10:62) “Allah ahlâkıyla ahlâklanma” sırrını kavrayabilme sürecine girişin koşulu “ahırete imandır” ki onsuz asla “tahalluku biahlâkillah” gerçekleşmez. “Taklidi iman” ile “Nübüvvet”e tâbi olarak “gizli şirk” denen anlayış içinde gereken çalışmaları yapmış ve bu halde boyut değiştirmiş olanlar buradaki konumuz değil elbette. Bütün bu gerçekler dolayısıyla, Rasûlullah (aleyhisselâm)’a imanı olmayanın, “Rasûlullah” kavramıyla nasıl bir gerçekliğe işaret edildiğinin farkına varmayanın ve yaşantısında Rasûlullah (aleyhisselâm)’a özenmeyenin, yönelmeyenin (salâvat), “yaşam” dediği, sadece dünyada ortaya koyduğu, kişisel zevkleri ve mutlulukları olmanın ötesine geçemez! Ahırete imanı olmayan kimse, bir konunun ebedi yaşamındaki yerini ve önemini bilemez!

Daha da önemlisi, yaptıklarına ötesindeki bir tanrının vereceği karşılığı bekler, oysa bilincine kazandırdığıyla ona ne getirdiğini, ne götürdüğünü farkedemez! İman sahibinin yaptıklarıyla yakîni artarken, iman sahibi olmayan ötesindeki bir tanrının vereceği karşılığı bekleyerek yaptıklarıyla perdeliliğini artırır.  İyi ahlâklı, hayatından memnun, yardımsever, hayırsever olabilir ama “iman”ın hakikatinden ve dahi getirisinin ne olduğundan habersiz geçip gider dünyadan… Günümüzde yaşam sistemini açıklamaya çalışan çok sayıda öğreti var! Bu öğretilerin bedene (dış dünyaya) veya bilince (içselliğe) dönük kullanım farkını belirleyen şey, b sırrıyla kendi hakikati olan “Allah’a ve ahırete” imandır. Bilgiyi madde bedene ve dünyaya yönelik kullananlar Rasûlullah (aleyhisselâm)’a yönelmekten uzak kalıp, hakikatlerinden perdelilikten kurtulamıyorlar. Deccaliyet, böylece Mehdi (aleyhisselâm)’dan yayılan feyizden istifade edip birtakım sırlara değinse dahi, temelinde “ahırete iman” unsurunu barındırmadığı için dış dünyaya dönük kalır. İşte bu sebeple, dünyada Deccal’in cennetine aldananın ortamı nihayetinde cehenneme döner.

Ve melhayatüd dünya illâ leibun ve lehv ve leddarul ahıretü hayrun lilleziyne yettekun, efela ta’kılun: Dünya hayatı bir oyun ve eğlence’den başka bir şey değildir. Bilfiil korunanlar için ahıret yurdu elbette daha hayırlıdır. Hâlâ akletmeyecek misiniz? (6:32) .

 

 

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ