23.01.2021 - Malatya Şehir Portalı & Firma Rehberi
Malatya Portal ~ Firma Rehberi

Varlık Felsefesi ve Harf Sembolizmi

Varlık Felsefesi ve Harf Sembolizmi

 

İbn Arabî kozmolojisinde yoktan yaratma anlayışına yer olmadığını ve yaratmadan onun anladığının, tek bir özün veya ayn’ın farklı sûretlerdeki tecellî etmesi olduğunu biliyoruz. Öz, öz olmak yönünden bütün varlıklarda özdeş olmakla birlikte, varlıklar bu özü kendi istidâdlarına göre yansıtırlar. İbn Arabî bu varlık tasarımını şeriata daha uygun olduğunu iddia eder.

“Fikir der ki, hiçbir şey yok iken hiçbir şeyden bir şey zuhûr etti. Şeriat ise şu doğru sözü söyler: Aksine bir şey var idi ve [bu şey] oluverdi; gayp/görünmez iken ayn/görünür oldu.” Varlıklar yoktan var olmadıklarına ve yaratma, varlıkların belli bir varoluşsal düzlemdeki zuhûrdan başka bir varoluşsal düzlemdeki zuhûra çıkışları anlamına geldiğine göre, acaba bu çıkış nasıl gerçekleşmektedir? İbn Arabî’ye göre varlıkların “yokluk-varoluşu” (sübût) hazretinden “varlık- varoluşu” (vücûd) hazretine gelmekle birinci hazretteki bulunuşları devam etmektedir. Bu durumda vücûd, varlıklar varlık-varoluşu hazretine çıktıklarında bile tek bir hakikat olarak kalmaya devam etmektedir. Eğer vücûd hem gayp hem de şehâdet âleminde tek bir hakikat olarak kalmaya devam ederse, varlıklar bireysel varoluşlarını nasıl elde etmektedirler? Bir başka deyişle, evrendeki bir varlık diğer bir varlıktan nasıl ayrışacaktır?

Şeyh bu problemlerin çözüm ve ifadesinde nefes ve harf sembolizmine müracaat etmektedir. Her şeyden önce konuşma ve yaratma arasında kurulan benzerliğin hareket noktasının tespitine ihtiyaç vardır. İbn Arabî bu benzerlik ilişkisini Kur’an’daki “ol” emrine ve Hz. Îsâ’nın “Allah’ın kelimesi” olarak tasvir edilmesine dayandırır.60 Ne var ki, Tanrı’nın yaratıcı konuşması ile insanî konuşma arasında kurulan benzerliğin temeli yine kapalı kalmaktadır. Fakat Şeyh, harflerin nefesten hâsıl olduğunu belirtirken, insanın Tanrı’nın sûretinde olduğunu hatırlatmakla bize birtakım ipuçları sunar: İnsan, nefes alır verir ve konuşur. İnsan, Tanrı sûretinde yaratılmıştır. O halde Tanrı da nefes verir ve konuşur. Tanrı’nın nefesi, varlıkların ayn’larının kendisinde küllî olarak ortaya çıktığı buluta (‘amâ) tekabül eder. İbn Arabî bu sembolizme, Allah’ın Zâhir ve Bâtın sıfatları olduğunu hatırlatmakla başlar. Bu sıfatlardan ilki, bu bağlamda, nefesin kişinin içinde oluşuna, ikincisi ise nefesin dışarıya harfler ve kelimeler olarak çıkışına karşılık gelmektedir.

Sonrasında o, nefesin doğasını ve oluşum şeklini tasvir eder. O, bu noktada nefes ile rüzgâr arasında bir ayrım yapmayı gerekli görür. Çünkü rüzgârdan veya herhangi bir hava akımından zorunlu olarak bir şey hâsıl olmaz. Bu yüzden o, nefesi buhara benzetir. Çünkü buhar, su zerreciklerinden oluşmakta ve yoğunlaşma neticesinde buluta dönüşmektedir. Nefes de buhar gibi, su zerrecikleri içerir. Bu zerrecikler benzer biçimde yoğunlaşınca buluta dönüşmektedir. Bu açıklamaların ardından İbn Arabî, ‘amâ ile Tanrı’nın mahlûkâtı yaratmadan önce üzerinde bulunduğu bulut arasında bir ilişki kurar. O özetle, Tanrı’nın nefes verdiğini bu nefesin yoğunlaşıp ‘amâ, yani metafiziksel bir bulut halini aldığını söylemektedir. Tanrı’nın niçin nefes verdiğine gelince, İbn Arabî bu soruya “Ben bir gizli hazineydim, bilinmeyi sevdim, bu yüzden de mahlûkâtı yarattım” sözü ile cevap verir.

Nefes harflerin, harfler de kelimelerin yapı taşlarıdır. Nefes küllî bir hakikat olarak harfleri kendi içinde potansiyel olarak bulundurmaktadır. Fakat harfler ancak nefesin boğazın başlangıcından dudaklara kadar uzayan mahreçlerle buluşması ile bilfiil zuhûr etmektedir. Fakat düşünürün yaratma konuşma analojisi burada bitmez. Çünkü konuşma eyleminin en küçük yapıtaşları olan kelimeler, harflerin rastgele bir araya gelmesi ile değil, belli bir düzen içinde yan yana getirilmesi ile oluşurlar. Konuşmanın anlamlı bir konuşma olabilmesi için, kelimelerin de belli bir sisteme göre tanzim edilmesi  gerekmektedir. Bu bağlamda iki önemli noktaya temas etmek istiyoruz: İlk olarak, tek tek kelimeler belli anlamlar için vaz edilmiştir. Daha açık bir ifadeyle, Şeyh’e göre, lafızlarla mânâlar arasında ontolojik bir bağ ve uyum söz konusudur. İbn Arabî lafızlarla mânâlar arasındaki ilişkiyi beşerî-konvansiyonel bir ilişki olarak gören klasik dil teorilerini reddeder; bunun yerine lafızlarla mânâlar arasında metafizik bir bağ varsayar. Tartışmak istediğimiz ikinci noktaya gelince, bir cümle ancak önceden düşünülmüş ve tasarlanmış bir fikri ‘ifade’ edebilir.

Bu durumda zihinsel tasarım sözsel kalıba tekaddüm etmektedir. Diğer yandan sözsel araç olmadan fikirler dış varlık alanına gelemezler. Mânâlar bir anlamda ancak sözsel sûretlerde tecellî edebilmektedir. Sonuç olarak anlamlı konuşma, ancak bu iki unsurun bir araya gelmesi ile ortaya çıkmaktadır. Kelimeler âlemine ilişkin bu açıklamaların metafizik karşılığı şöyledir: Mümkün varlıklar, Tanrı’nın sonsuz kudretinin zuhûr ettiği kelimelerdir. İbn Arabî mümkünleri mürekkeb varlıklar olarak görür. Bu görüşünü gerekçelendirirken mümkünlerin ifade için geldiğini belirtir. Bu bağlamda “ifade” terimi hem bir şeyi dışa vurmak ve dile getirmek, hem de kök mânâsı ile vermek anlamına gelmektedir. Ancak kelimenin “dile getirmek” anlamının kastedilmiş olması bize göre daha muhtemeldir.

Şeyh, “ol” sözünü bir terkibin dışa vurumu veya tezâhürü olarak görmektedir. Ancak burada sorulması gereken soru, bu terkibin unsurlarının ne olduğudur. Dil yönünden meseleye yaklaşacak olursak “ol” sözü, harflerin bir araya gelmesi ile oluşmuş bir sözcüktür. Ancak bu, sıradan bir sözcük olmayıp bir fikri dışa vuran sözdür. Bu fikir de Tanrı’nın yaratma iradesidir. İbn Arabî’nin metafiziği nokta-i nazarından bakacak olursak, Tanrı’nın ezelî ilminde sâbit olan ayn’ların vücûd kazanarak fizik âleme çıkmasıdır. Şeyh bu çıkış ile ya a‘yân-ı sâbitenin Tanrı’nın vücûdunda zuhur ettiğini veya Tanrı’nın a‘yân-ı sâbitede tecellî ettiğini kastetmektedir. İbn Arabî’nin “ol” sözünü Tanrı’nın kullanımına hasretmesi ve ardından gerçek yaratılışın nasıl gerçekleştiğini söylemesi bu düşüncemizi desteklemektedir.

İbn Arabî “ol” emrinin geçtiği “Bizim bir şeye söylememiz, eğer onu dilersek, ona “ol!” dememizdir” âyetini “yaratma-yaratılma istidâdı” nazariyesine göre yorumlar. Buna göre şeylerin varlığa gelmesi Tanrı’ya değil, bizatihi o şeylere ait bir eylemdir. Çünkü Allah “ol!” dediğinde ayn’lar oluvermektedir. Nitekim âyetin lafzı “kun fe-yekun” şeklinde geçmektedir. İbn Arabî’nin mantığına göre eğer varlığa getirme Tanrı’ya ait olsaydı, âyetin lafzı “kun fe-yukevven” şeklinde olacaktı.

 

 

 

 

….

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ